Kuyder

Gençlik Yıllarım,Siyasi Hatıralarım-8

15-07-2014   14:50:23

             Nevşehir imam hatip lisesi beşinci sınıf talebesi olarak, sınıfta en arkadan bir önceki masaya oturdum. Arkadaşlar yeni, ortam yeni, çevre yeni, her şeyin sıfırdan başladığının farkındaydım. İstanbul'dan gelişim nedeni ile arkadaşlar arasında olsun öğretmenler arasında olsun ilgi çekiyordum. Sıra arkadaşım Mikdat Çakıllı ile konuşurken sesimin ulaştığı arkadaşların can kulağı ile beni dinlediklerini hatırlıyorum. Sınıfımızda üç siyasi guruptan (akıncı, ülkücü, mücadeleci) arkadaşlar olduğunu öğrendim. İstanbul'daki siyasi ortamı ve gurupların hal ve hareketlerini ve bana yapılanları anlattığım bazı arkadaşlarda ülkücülüğü bırakıp akıncı olmuşlardı.

        Okul müdürümüz İlhami bey, sınıf hocamız Mehmet Ciğer; her sosyal etkinliğe beni dahil ediyorlar. Her ikisi de benim verilen görevleri başarmam nedeni ile memnun kalıyorlar. Diğer hocalarımızda çok seviyorlardı. Öğrencilik yıllarımda öğretmenlerime ve arkadaşlarıma karşı hiç bir zaman onları üzecek bir yanlış yapmadım. Yedi yıllık öğrencilik dönemimde karnemde hiç zayıf olmadı. Siyasi olarak bir guruba dahil olduğum halde diğer guruptan hiç bir arkadaşımla sorun yaşamadım.

         Başta sınıf ve okul arkadaşlarıma, öğretmenlere, Nevşehir'e ısınmıştım. Aynı zaman da hem köylüm hem de çocukluk arkadaşlarım olan, Ömer, Hayri ve daha bir çok arkadaşlarım ile görüşüyoruz. Halamın evi güzel. Okula yakın olması hasebi ile genelde yurtta kalan arkadaşlarım çok sık gelir, sohbetlerimiz saatlerce sürerdi.

         Bütün bu güzelliklere rağmen dış görünüşüm ile ortama iyi adapte olmama rağmen içimde acı bir fırtına kopuyordu. İçim daralıyor, bunalıyordum. Maddi sıkıntımın olduğu bir gerçekti ama bu içimi yakacak kadar büyük mü idi bilmiyorum. Müdürümüz İlhami bey, okula gelen yardımlardan mutlaka bana büyük pay ayırıyordu. Ben de sınıfımızda İbrahim diye Karapınar'lı bir arkadaş vardı. Yurtta kalırdı. Fakir bir görüntüsü vardı. Bana verilen yardımların bir kısmını ona verirdim. Mezun olacağımız zaman, bana köyde motorlarının olduğunu falan anlattı. İnsanların göründüğü gibi olmadığını anladım ama ben üç yıl haşlığımı onunla bölüştüm. Yine de helal hoş olsun.

         Nevşehir'e gelmeden önce de, Nevşehir'de sıkıntılarımın olacağını biliyordum ama iç dünyamı bu kadar tahrip edeceğini kestirememiştim. Başta rahmetli babam olmak üzere hepsi rahmetlik olan dayılarım, emmim ve yaşlı akrabalar "Bu sıpa okumaz" diyorlardı da başka bir şey demiyorlardı. Babam da bu sözlerden etkilenerek bana karşı tavrı olumsuz oluyordu. Köyümüzde çocukluk yıllarımdan itibaren aşık olduğum, uzaktan uzağa bakıştığımız ama gerçekten kara sevdaya tutulmuşcasına sevdiğim bir kız vardı. Bütün köylü bu sevdadan haberdardı. Beşinci sınıfın yarı yıl tatilinde de nişanlandım. Hem fakirim, hem öğrenciyim hem de evliliğe doğru adım atıyorum. Bu nasıl karmaşık bir şey Allah'ım! ben delimiyim! tepekmiyim!

         Nevşehir Akıncılar derneği, bizim köylü, şu an Beşiktaş ilçe Milli eğitim müdürü olan Önder Arpacı'ların evinin altı idi. Vaktimizin çoğu dernekte geçiyordu. Kirli siyaset, kardeş kavgasına dönüşmüş, bütün guruplar birbirine hasım olmuşlardı. Haberlerde ölen gençlerin sayısı artarak devam ediyordu. Nerede ve nasıl durdurulacağı belirsiz bir hal aldı. Biz Şeriatı getireceğiz ümüdinde idik. Çünkü İran ve Pakistan'a Şeriat gelmişti. Bu arada Nevşehir'e yeni atanan öğretmenler geldi. Dernekte tanıştığımız Ahmet Kara ( Üsküdar eski belediye başkanı Mustafa Kara'nın abisi) saç sakal karışık, tam bir militan. Sanat okuluna edebiyat öğretmeni olarak atanmıştı. Aslen Kars'lı olmakla beraber Erzurum'a göç etmiş ve Erzurum Atatürk eğitim fakültesinden mezun olmuş, ilk tayin yeri Nevşehir'di. Benim yalnız kaldığımı bilen arkadaşlar veya dernek ileri gelenleri Ahmet hocaya benim evin musait olduğunu anlatmışlar. Bana da durumu izah ederek en azından ev bulana kadar birlikte kalmamızı kararlaştırdık.

         Ahmet Kara (Çağrı marketlerinin sahibi) ile iki yıl aynı evi paylaştık. O da benim gibi yemek yapmasını, bulaşık yıkamasını sevmezdi. Bildiği bir patetes lapası yapardı. Bir de Erzurum'dan Keçi derisi içinde getirdiği peynir vardı. Müthiş lezzetli bir peynir idi. Ahmet hocanın da gelmesi beni pek rahatlatmadığı gibi farklı sıkıntılar oluştu. Öğrencileri kalabalık bir şekilde her gün eve gelirlerdi. Maaşının yüzde kırkını öğrencilerine kitap veya dergi alarak dağıtırdı. Dünya umurunda bile değildi. İki çay bardağı ile yirmi öğrencisine çay ikram ederdi. Eve bardak almak aklına gelmezdi.

         Beşinci sınıfın sonu yaklaşmıştı. Nevşehir akıncılar derneği ben ve Baki Öncel'i (şu an Nevşehir Merkezde imam) Kayseri akıncılar derneğinin Temmuz- Ağustos ayında, Yahyalı ilçesinin kırsal alanında kurmayı düşündükleri kamp için bilgi almak üzere Kayseri'ye gönderdiler. Üç katlı bir otele sahip olan Kayseri akıncılarının hafta sonu misafirleri olduk. Başkan Osman Yobaş'la görüştük. İlahiyatçı İhsan Eliaçık'la orada tanıştık. Görüşmemizde, Nevşehir akıncılarından kaç kişi katılır ve önceden isimlerinin bildirilmesi konularıydı. Bu kampın başladığı günlerde, bizim köyde orakla ekin işlediğimiz bir döneme rastladığı için ben katılamadım. 

         Altıncı sınıfa Kenan Evren'in yaptığı seksen ihtilalin korkusu altında başlıyoruz. Anarşi durmuş. Binlerce insan göz altına alınmış, her gün cami ve belediye hoparlörlerinden sıkı yönetim bildirileri okunuyor. Millet telaş içinde, silahı varsa karakola götürüp teslim ediyor. Evde bulunan kitap, dergiler yasak yayın olur korkusuyla yakılıyordu. Göz altına alınanlar suçuna bakmadan işkenceden geçiriliyordu.

         Yaz tatilini inşaatlarda, sapta - samanda çalışarak biraz haşlık biriktirip altıncı sınıfa başladım. Müdürümüz İlhami bey, Burslu okuma sınavına girmemi söyledi. Sınava girdik mi, girmedik mi hatırlamıyorum ama (mutlaka girmişizdir). Okulda üç kişi burslu okuma sınavını kazandık. Osman Ceylan (öğretmen Abdülkadir beyin kardeşi), ben ve diğer arkadaşın ismini ve nasıl birisi olduğunu unuttum. Bildiğim şey, oda bizim gibi fakirdi.

         Burslu okumak için tam teşekküllü devlet hastanesinden rapor almak gerekiyormuş. Tam teşekküllü hastane de bize en yakın Ankara'da varmış. Ankara'ya ilk defa gidiyorum. Osman'ın abisi varmış, Ankara'yı biraz biliyormuş. Benim cebimde otobüs parasından az fazla bir para var. Biz sabah erkenden otobüse bindik akşama döneriz diye düşünürken tam iki gece üç gündüz sürdü. Geceleri Ankara terminalinde geçiriyoruz ama askerlerle köşe kapmaca oynuyoruz. Gece saat birden sonra iki de bir terminali boşaltıyorlar. Her sormalarında İzmir, İstanbul gibi şehirlerin ismini söylüyoruz, karnımız acıkınca sadece simit alıyoruz. Osman bizi bırakıp abisine gitmedi. Bizimle beraber aynı sıkıntıya katlandı. Yine de çok şükür ki, işimizi bitirip sağlam raporu alarak ayda yetmiş lira burs almayı hak ettik. Burslu okumanın asıl faydasını mecburi hizmet için direk memuriyete geçme kolaylığında oldu. İlhami Nalçaçıoğluna ne kadar teşekkür etsem azdır. Rabbim dünyada da ahirette de iyilikler versin.

         Her güzelliğe rağmen iç dünyam da ki huzursuzluğun önüne geçemiyorum. O zaman sitres, bunalım, sıkıntı gibi sözcükler bilinmiyor. Her gün öğleden sonra öyle bir başım ağrıyor ki  sanki çatlayacak. Merkez sağlık ocağının doktoru Ömer Küçük'e gidiyorum, ağrı kesici verip gönderiyor ama neyin var, sıkıntın mı var diye sormuyor. İç dünyamda alınganlık başladı. Her şeyden nem kapıyorum. Yani mutsuzum,huzursuzum ama gerçek bir nedeni yok. Şu an ki düşünceme göre çok anlamsız bir psikolojik vakıa. Eczacı İlhan abi (Ceren eczanesinin sahibi) ye durumu anlattım. O'da üşütme teşhisi koydu. On tane Linkosin iğnesi vurdu. Bir kaç gün rahatlattı ise de yine de baş ağrılarım devam ediyor. Fakat dış dünyaya karşı çok aktifim, başarılıyım, ağzım laf yapıyor, arkadaşlarla uyum problemi yaşamıyorum. Okulda ve çevremde verilen görevleri başarılı bir şekilde tamamlıyorum. Okulun bando takımındayım, futbol ve veleybol takımındayım. Belki bu yapım nedeni ile benim sitresli bir dönem geçirdiğimi anlayamadılar. Bu hal yani sıkıntılı halim imam oluncaya kadar devam etti. Sonra şükürler olsun Rabbime kendiliğinden yavaş yavaş geçti. Fakat yıllar süren bu halimi sadece Allah'a arz ettim. Anılarımı yazdığım bu satırlarda ikinci kez dile getiriyorum.

          Beşinci sınıfta zorlu bir kış mevsimi yaşadık. O yıl aldığım beş yüz kilo kömür evi bir gün dahi adam gibi ısıtmadı. Sobanın kapağını kaldırdığın zaman beyaz bir duman şeklinde yanıp kül oluyordu. Yarı yıl tatilinin bitiminde Nevşehir'e annemle beraber geldik. Evin iç duvarları bile buz tutmuş. Sobayı yaktık ama hiç ısı vermiyor. Gece üstümüzü iyice sarıp sarmaladık öyle yattık. Sabah kalktığımda kafamın donduğunu hissettim. Annemde aynı şeyi söyledi. Beşinci sınıfı hiç zayıfsız geçtim. Köye gitme hazırlıklarına başladım. Ranzanın (karyolanın tek kişiliği hali) altında,çantamın içinde bulunan nişan yüzüğümün olmadığını gördüm. Yani nişan yüzüğüm çalınmıştı. Allah Allah, nasıl olur; Buraya okul arkadaşlarımdan başka kimse gelmez, acaba kim almıştır diye düşünürken, bir arkadaşımda karar kıldım. Yüzüğümün kaybolduğuna acımıyacağım ama, Köyde büyük bir ihtimalle, İlhan nişan yüzüğünü satmış yemiş ama çaldırdım bahanesi yapıyor diyeceklerine kesin gözü ile bakıyorum. Eve gelen on küsür arkadaşımı eve çağırdım ve yüzüğün içinizden birinde olduğunu, başka kişilerin benim evime gelmediğini anlattım. Hepsi yemin şart ettiler, "biz almadık" dediler. Zaten bir arkadaş dışında, diğerlerinin yapmıyacağını biliyorum, kendilerine de tek tek gizlice söyledim. Şüphelendiğim arkadaşla tek başına konuştum; Yüzüğümün kendisinde olduğuna ben ısrar ettikçe O yemin şart etti. En sonunda, köyün birinde imamlık yapan babasının yanına gideceğimi söyledim. Birlikte okuldan çıktık yürüyerek çarşıya ineceğiz, oradan da köye gideceğiz. Fakat benim planım minibüs duraklarına kadar gitmek. Eğer minibüse binme noktasına gelirse, altını onunda almadığına karar verip özür dileyip, helallik alacağım. Hem yürüyoruz hem konuşarak tekstil fabrikasının kapısına geldiğimizde durdu; "Bu işi senin çıkartacağını biliyordum ama ihtiyacım vardı aldım." dedi. Acaba korkudan mı  kabullendi diye şüphelendim. Nasıl aldığını sordum; "Siz top oynamak için soyunduğunuzda ceketinin cebinden anahtarı aldım eve gittim. Çantanın içindeki yüzüğü daha önce görmüştüm. yüzüğü alıp kapıyı kitleyip anahtarı cebine geri koydum." dedi. İçim rahatladı. "En kısa zamanda yüzüğünü alacağım."dedi. Ben de başka bir hırsızlık daha yapmasın diye üç aylık bir zaman verdim. Okul açılım zamanı yüzüğümü verdi. Bu arkadaş da benim gibi bu memlekette imamlık yaptı. (devam edecek)

 

 

İlhan POYRAZ

13.07.2014

Pendik

 

 kuyder.com

 

Yandex.Metrica